Popüler Sinema

Paylaş
Tarih - 17 Mayıs 2014 Cumartesi - 1702 kez okundu

Sevgilim İstanbul

İstanbul: aşkın, tutkunun, şehvetin, sevginin, ayrılığın, hesaplaşmanın, gurbetin başkentidir. İstanbul, ilk sevgilidir. Unutulmazdır. Ayrılığı zordur. Kendini hep hissettirir. Gizemli bir çekiciliği vardır. Tadı anlatılmaz. Tarifi de yoktur. İstanbul’u yaşayanlar kendilerini İstanbul’un etkisinden kurtaramazlar. İstanbul’u uzaktan seyredenler platonik âşıklar gibi İstanbul’a özlem çekerler. İstanbul’u anlatmak zordur. İstanbul’u yazmak ve anlatmak daha da zordur.

Peki, İstanbul’un filmini yapmak? Sanırım en zoru da bu olsa gerek. Okyanus kadar derin olan, gizemiyle yıllara meydan okuyan, güzelliğiyle kentleri kıskandıran, kültürüyle göz kamaştıran İstanbul’u filme almak cesaret ister. İstanbul’un etnik yapısını, insanı dile getirmek, sosyo - politik yönlerini deşifre etmek çok ciddi araştırmalardan sonra olağanüstü bir yaratıcılık ve teknik donanımın yanında göz kamaştıracak oyunculara ihtiyaç vardır.

Sarı Tebessüm filminden tam 14 yıl sonra Seçkin Yaşar, Sevgilim İstanbul idealı ismiyle İstanbul’un karmaşık yapısını çözümlemeye çalışıyor.

Dedik ya isim idealı, Sevgilim İstanbul deyince akla ilk gelen İstanbul’un güzelliğiyle bütünleşen İstanbul’un insan üzerindeki tarifi zor etkisi geliyor. Tabii ki İstanbul’un güzelliğini en güzel anlatacak olanda aşktır. İsimden ilk beklentilerimiz bunlar. Ancak bizi daha açılış sahnesinde gemide bir kadının yarım yamalak Türkçesiyle karşılayan monolog hayal kırıklığının yanında, erotizm andıran bir müzik ve müziği destekleyen Fransa’da bir otel odasıyla başlayan cümleler filmin tutku ve şehvetle sulandırılmış erotizme dayalı bir aşkın sinyalleri ekrana yansıyınca ismin aldatıcılığına kapıldığımızı gösteriyor. Hele erkeğin bekleyişi bir sevgiliyi bekleyen bir aşığın heyecanından, sabırsızlığından uzaktır. Bekleyiş kurudur. Ruhsuzdur. Sıranda bir arkadaş bekleyişidir. Karşılaşma ve arabadaki muhabbet düşüncelerimizi pekiştirse de Seçkin film ilgi uyandırsın diye estetikten uzak, kaba ve gereksiz uzatmalara gitmiş sevişme sahnesi filmi üst üste itici hale getirmiştir.

Daha ilk dakikaları hayal kırıklığı filmiz izle hevesi kırsa da belki ilerleyen dakikalar da film kendine gelir. Beklentiler gerçek olur diye düşünsek de son dakikasına kadar filmin iticiliği hiç kaybolmuyor.

Sevgilim İstanbul, karakter olmayı başaramamış İrini ve Ali Yücel olmak üzere iki kahraman üzerine kurulu. Filmin ikinci yarısında Ali Yücel ortadan kaybolunca filmin bütün yükü İrini üzerine kalıyor.

Filmin ilk bölümünde İrini, Ali Yücel birlikteliği ve İrin’in sözde İstanbul gezisine tanık oluyoruz. Sevgilim İstanbul, İrini ve Ali Yücel’in aşkını işlemekten aciz kalmıştır. Ruhsuz bir iki birliktelik, bir iki beylikten öteye geçmeyen aşk muhabbeti, kısa bir süre sonra filmin asıl derdi olan politik bir mecraya kendini bırakıyor.

Filmde aşk yok, bari İstanbul’un güzellikleriyle avunalım diye de hayallere kapılmayın. Çünkü İstanbul dair hiçbir şey göremiyoruz. İrin’in Ayasofya’nın güzelliği ve görkemi karşısında baş dönmesi dışında tarihi bir mekân veya tarihi bir motife rastlamıyoruz. İrin’i Ayasofya’ya gider ama Sultanahmet’i merak etmez. Ayasofya’ya gitmişken Yerebatan Sarnıcı görmeye gitmez. Beyazıt Camisi’nin avlusunda oturur, ama içini merak etmez. Sahaflara gider, bir dükkân girip çıkar. Tarihi Beyazıt çarşısını gezmez. Ama Sevgilim İstanbul’da İstanbul’un güzelliğini görmesek de bol bol sokaklarda geziniriz. Arada bir vapur sefası da cabasıdır.

İrin’i ise, bir gün içinde İstanbul’un yarısını gezdiğini ima edecek yerler sayar. Ama seyirci hiçbir şeyi görmese de İstanbul’u bilenler bir günde İrin’in anlattığı kadar gezilemeyeceğini bilir. Seçkin’in bu özensiz, savurgan yaklaşımları maalesef bütün filme yansımıştır. Yazının devamında birçok örneği görülecektir.

Böylece Seçkin’in filmin ilk yarısında neyi anlatmaya çalıştığını anlamak zorlaşıyor. Aşk yok, İstanbul yok. Dört gazetecinin didaktik ama kulağı tırmalayan konuşmalarına rastlıyoruz. Rumlara yapılan haksızlıkları ve buna kimsenin ses çıkarmadığı eleştirisi yapay bir diyalogdan öte bir şey değildir.

Ali Yücel, dış haberlerde yazan birisi olmasına rağmen, kendini yurtiçi konuları ele almaktan kendini alamaz. Mafya üzerine araştırmalar yapar. Yaptığı araştırmalar birilerini rahatsız etmiştir ki aniden ortadan kaybolur. Böylece İrin’in İstanbul macerası başlamış olur.

İrin’i sevgilisinin kayboluşuyla, geçmişiyle hesaplaşmaya başlar. Halinasiyonlar görmeye başlar. Artık neyin gerçek neyin hayal olduğu belli olmayan bir ruh hali içine girer.

Komik olan bir ayrıntıya değinmek istiyorum filmin ikinci bölüm eleştirisine geçmeden. Film boyunca iletişim sabit telefonlarla yapılıyor. Yani cep telefonu filmde hiç görülmüyor. Çünkü cep telefonu yok. Filmde herkes sabit telefon kullanıyor. Ancak İrin’i Ali Yücel’in habire cep telefonunda ulaşmaya çalışır. Cep telefonunda ulaşamadığından yakınır. Yukarda da değinmiştik Seçkin’in özensiz ve savurgan bir tutum içinde olduğunu.

Gelelim filmin ikinci yarısına: ikinci bölümde artık politik bir hesaplaşma bizi bekliyor. Ali Yücel kaybolmuştur. Kimse nerde olduğunu bilmediği gibi, Ali Yücel’in çalıştığı gazete, arkadaşları, polis dahi olayın peşine düşmez. Olayı önemsemez. Hâlbuki kaybolan önemli bir gazetecidir. Bir tek İrin’i sevgilisini arar. Seçkin, burada kaybolan veya faili meçhule kurban giden insanların, sahipsiz kaldıklarına, kimsenin olayın peşine düşmediğini anlatmaya çalışsa da yetersiz kaldığını söylemek gerekir.

Seçkin, Ali Yücel’in kaybolmasın; mafya, Rumlar, İslamcılar, Mit, patrik, iş adamları gibi çok yönlü bir zemine çekmesi Türkiye’deki faili meçhul nedenlerin çokluğunu vurgulaması önemlidir. Ve bir tiye alma söz konusudur.

Seçkin, Ali Yücel’in kayboluşundaki gelişmeleri memleket manzarasına dönüştürme derdine olsa gerek, polisin ve mitin tavırları, sorgu biçimleri, ev aramaların üzerinde fazlasıyla durduğunu söyleyebiliriz. İrin’in gözüyle yapılanların ne kadar yanlış olduğu gösterilmeye çalışılmış.

İrin’i sözde tecrübeli ve ciddi araştırmacı bir gazetecidir. Gelin görün ki posta yoluyla Ali Yücel’den gelen mektubu olduğu gibi, postalandığı adrese bakarak, Fatih’e gidiyor. Hâlbuki mektupta Ali Yücel’in imzası yoktur. Mektubun sonlarında sadece Ali yazıyor. Artı mektup Ali Yücel’in el yazısı da değildir. Bu nasıl gazeteciliktir, gelen mektuba itimat ediliyor.

Kötü filmleri yazmak, iyi filmleri yazmaktan zordur. Sevgilim İstanbul’u da yazmak zor olduğu gibi yazmakla bitmiyor. Yazı uzadıkça uzuyor. Kurgu ve tematik diğer hataları da biraz okuyucuya bırakmak istiyorum. Ki kötü film nasıl olunurmuş görünsün. Ve Seçkin’in 14 yıl sonra da Türk sinemasına bir şey katmadığı fark edilsin.

Osman Tatlı

suskunsinemayazilari@hotmail.com

www.sinemaelestirisi.com

www.osmantatli.com.tr



Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter