Popüler Sinema

Paylaş
Tarih - 14 Mayıs 2014 Çarşamba - 1192 kez okundu

Üç Maymun

ÖDÜLLER, ÖVGÜLER BATILILAŞMAYA

Batılılaşma ya da AB yolculuğun adı sanı, içeriği tartışıla dursun sanat dünyasındaki hareketliliğin, kimliğinin, misyonunun, vizyonunun adını koymak önemlidir. Çünkü aydınlanmışların(!) farklı farklı tünellerden ışığa doğru yürüyüşleri ve insanları bulundukları yere çağırmaları sanatın eğilimlerini çözümleştirmeyi zorlaştırıyor. Böylece sanat dünyasında kutuplaşmalar artmaktadır. Kutuplaşmalar çoğalınca sanattaki beğeniler ve tepkiler çok farklılaşmaya başlıyor. Beyaz beyaz olmaktan çıkıyor. Gerçi renkliliğin yaşanması gereken sanatta beyaz beyaz olarak kalmamalı belki ama değerlerin yansıması olan sanatın özgünlüğünü korunması gerekmektedir. En son taklit edilmesi gereken sanat olmalıdır. Memleketin toprağı yabancı değerlerle yoğrulmamalıdır. Çünkü sanat toplumun bir parçası olmalı olarak kalmalıdır. Sanatın toprağı ve suyu toplumun değerlerini beslemelidir. Başka yerlerden taşımalı sularla sanat beslenmemelidir. Böylece toplum sanatın aynasıyla yansıtılmış olacaktır.

Maalesef sanatın yönünü köşe taşlarını elinde bulunduranlar belirleyici olmaktadırlar. Neyin sanat olup olmadığı, sanatın işleyişin neye göre nasıl olması gerektiğini köşe koltuklarda oturanlar karar vermektedir. Karar mekanizması birilerin elinde olunca toplumun istekleri çok dikkate alınmamaktadır. Dolaysıyla sanat çoğu kere toplumdan kopuk ve soyut ilerlemektedir. Hatta sanat toplumdan ne kadar çok uzaklaşıyorsa sanat kimliği kazanır hale geliyor. Toplum beğenisi sanat olarak kabul görülmeyen bir nokta bulunuyoruz. Gerçi bu durum sanatın rotasını elinde bulunduranlarında çokta umurunda olduğu söylenemez…

Yedinci sanat sinemanın, geniş kitlelere ulaşması ve hitap etmesi, dar bir sınıfa hitap eden, toplumun genelinden soyutlanmış olan diğer sanat dallarına göre daha önemlilik kazanmaktadır. Filmlerin; içeriği, üslubu, tarzı, yeniliği, özgünlüğü, taklidi, teknolojisi, temalarıyla ister bütün ister ayrı olarak ele alınsa da yerel olmalıdır. Bütün imkanlar kullanılarak yerel bir yedici sanat oluşturulmalıdır. Çalışmaların da bu anlayışla hazırlanması gerekmektedir. Her yönetmen sinemaya kendi tarzını yansıtabilir. Bu tarzın özgün veya taklit üzerine kurulması da önemli değildir. Önemli olan bu topraktan ve evrensel değerlerden beslenmesidir. Böylece başarısı teknik imkânların kullanma biçiminin yanında toplumu, toplumun parçası bireyi, nesneyi ne kadar yansıttığı önemlidir. Ödüller sadece teknik başarılarla sınırlı kalmamalıdır. Eleştirilerinde bu açıdan yeni açılımların geliştirmesine katkı sağlamalıdır. Ki sinemanın yerelleşmesi hız kazanabilsin. Yoksa batı eksenli temalarla batıya yaranma, batıdan ödül alma yarışına girilmemelidir.

Dolaysıyla yönetmenlerimizin ve senaristlerin kitleleri rahatlıkla kuşatan yedici sanatın toplumun gelişmesine katkı sağlayacak bir işlev kazandırmaya yönelik çalışmalar yapmalıdır. Bir zamanlar edebiyatta yaşanan sanat sanat içindir veya sanat toplum içindir ikilemini yaşamamalıdır. Sinema gibi kitleye mal olmuş bir sanatın, toplumdan kopuk olarak ele almak bu topraklarda kök salmadan, kolayca unutulmaya neden olmak demektir…

Bu bağlamda değerlendireceğimiz yönetmenlerden biri de Nuri Bilge Ceylan olacaktır. Her filmiyle ödüllere koşmasıyla gündeme gelmeyi başaran Ceylan’ın tarzı üzerine çok şeyler söyleniyor. Tabii söylenenler bizim çalışmamızın dışında kalıyor. Biz özellikle son filmi Üç Maymun üzerinde duracağız. Film değerlendirmelerimizde bir yönetmenin önceki filmlerinden yola çıkarak değerlendirme yapmaktan çok filmin kendisi üzerinde durmayı tercih ettiğimiz Ceylan’ın önceki filmleri üzerinde durmayacağız. Üç Maymun eksenli bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Servet, muhalefet partisinin milletvekili adayı; ıssız, karanlık, yolun sağı solu ağaçlarla çevirili yolun yağmurun etkisiyle şoförün görüş mesafesi azaltırken, şoförün yorgun ve uykulu oluşu da eklenince yolda yürüyen birine çarpar. Panik, korku ve heyecanla çarptığı kişi yanına dahi gitmeden oradan uzaklaşır. Soluğu şoförü Eyüp’ün yanında alır. Ona maaşının devamının yanında, yüklü bir para teklifiyle suçu üstlenmesini ister. Daha rahat bir yaşam adına Eyüp teklifi kabul eder. Dokuz ay hüküm giyer. Böylece büyük şehrin küçük dairesine sıkışmış bir ailenin iç dünyasına yolculuğumuz başlıyor.

Ceylan, karakterlerine yakın plan çekimlerinden ve karakterlerin daha çok dış görüntüleriyle ön plan alması, karakterlerin kekemeliği andıran kısa diyalogları, yakın plan yüz ifadeleri, durgun duruşlarıyla ancak karakterlerin iç dünyasına inme imkânımız olabiliyor. Ceylan, karakterlerin, ruh çözümlerini doğrudan vermeyi tercih etmeyen bir yönetmen. Psikolojik analizleri seyirciye bırakmayı tercih ediyor. Seyircisini yormayı, düşündürtmeyi seviyor. Dolaysıyla bizde dış görüntüler ve kopuk sahnelerle sonuçlar çıkarmaya, tanımlar yapmaya çalışacağız.

Eyüp’ün hapishaneye girmesiyle, ailenin fertleri arasındaki ilişkinin düzeyini anlamamız kolaylaşıyor. Uzaklık ilişkilerin geldiği noktayı daha kolay gösterir. Uzaklık, ilişkiye özlem, hasretlik duygularını kattığı gibi paylaşımın eksikliğinden de bireyin yaşantısında bir boşluk oluşturur. Bu boşluk uzaktaki kişiye daha çok anlam yüklediği gibi değerini ve kavuşma isteğini artırır. Ancak kahramanlarımızda bu saydıklarımızın hiçbiri yok. Uzaklık sanki ilişkiye bir rahatlık kazandırmış.

Eyüp’le Hacer arasında geçmişe dayanan ama ilk etapta anlamadığımız sorunlar ve kopukluklar var. Genelde yapılan yorumlarda ölen ikinci erkek çocuklarına dayandırılsa da bir olayın aile fertlerinin birbirine yabancılaşması, dramatik bir yaşantıya sürüklenmeleri başlı başına yeterli olmasa gerek. Sevgiyle birbirine bağlı ailenin fertleri başlarına bir felaket geldiğinde bireyler birbirine daha çok kenetlenir, hep beraber sorunu aşmaya çalışırlar. Birbirlerinin acılarını hafifletmenin yollarını arar. Birbirlerinin değerini daha çok bilmeyi öğrenirler. Sevginin olmadığı ya da sevginin az olduğu ailelerde felaketler, bireyler arasında uçurumlar açar. Bireyler arasındaki az olan paylaşımda biter. Zamanla yabancılaşmaya gidilir. Üç Maymun, geçmişi bilinmeyen karakterler üzerine kurulduğundan, sadece geçmişe dair ölen erkek çocuklarının arada bir belirmesi yorumları bu noktaya kaymasına neden oldu. Kanaatimce Üç Maymun’daki ailenin dağılması salt bir ölen bir erkek çocuğa bağlamak senaryonun yetersizliğini göstermek olur.

Ölen çocuklarının korku filmi andıran sahnelerinin görüntüleri gayet başarılı olması, izleyicide unutulmayacak iz bırakması ve karakterlerin kederlendiği, çıkmaza girdiği anlarda belirmesi gözlerin ölen çocuğa çevirmesine neden olmuştur. Arada bir beliren ölmüş çocuğu sembolize edilmesi, sanki çocuk hayatta olsaydı her şey farklı olurdu imajı verilmesi hata ve eksik bir yaklaşımdır. Ölen çocuğun sadece Eyüp ve İsmail görülmesi pişmanlıklarını, tepkisizliklerini içlerine gömmeleri, suskunluklarını, duymamazlıktan, görmemezlikten gelmenin rahatsızlığın yansıması olarak algılanmalıdır. Hatta ölen çocuğun yarın çıplak, ıslak oluşu çocuğun boğulduğu düşüncesi veriyor. Ailenin deniz kenarında pikniğe gitmişte başlarına boğulma vakası gelmişte Eyüp ve İsmail olaydan kendilerini suçlu görülüyorlar. Ölen çocuğu Hacer’e görünmemesi olayda payının olmadığını, kocasını ve büyük oğlunu suçladığı sonucu da çıkabilir.

Üniversite sınavını kazanamayan İsmail, bir an önce hayata atılma derdine düşmüştür. Arkadaşların yönlendirmesiyle yapacağın işlerin hayallerini kurmaya başlamıştır bile. Ancak her zamanki gibi iş kurabilmek için paraya ihtiyaç vardır. Annesini Servet Bey’den para istemeye zorlar ancak annesi durumu kabullenmez. Ta ki İsmail’in yüzü gözü morluklarla eve gelene kadar. Hacer bir anne refleksiyle oğlunu serseri arkadaşlarından ve kötü yola düşmemesi adına istemeye istemeye Servet Bey’den paraya istemeye razı olur. Servet Bey bu esnada seçimlerde başarısız olmanın getirdiği stresi yaşamakta. Can sıkıntısı ve çevrenin dedikodusuyla ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle kıvrılmakta. Karşısında bakımlı, iki büklüm oturan, para istemenin zorluğu yüzüne yansıyan Hacer’den nasıl olduysa şehvi sinyaller alır. Parayı alıp giden Hacer’in peşine takılır.

Ceylan, Eski Türk filmlerinde çok kullanılan otobüs duraklarından kız-kadın alma ve eve atma sahnelerinden esinlenmiş olacak ki Servet Bey, Hacer’i otobüs beklerken duraktan alıyor. Sonrasında ikisinin yatakta oynaşmalarına tanık oluyoruz. Servet ile Hacer hangi arada, nasıl oldu da ilişkiyi sevişme noktasına taşıdılar bilemiyoruz. Ceylan, bu kısmı atlıyor. Kadın erkek bir araya gelirse soluğu yatakta alırlar anlayışıyla hareket etmiş olsa gerek. Haydi bir noktaya kadar Servet ile Hacer’in birlikteliğini anlayalım. Hacer bulanımda, kocasından uzun süredir ayrı, Servet çapkın olsun ama Hacer nasıl oluyor da Servet’ tutkuyla bağlanıyor bunu anlamakta insan zorlanıyor. Ceylan’ın Türk filmlerin klasik repliğiyle Hacer’e sen benim kaderimsini söyletmeye ilişkiyi nasıl taşıdı anlamak zor. En azından yatak sahnesi dışında ikili arasındaki ilişkiyi ifade edecek bir iki sahne eklenebilirdi. Doğru ya kahramanlar dışında kimseyi kameranın açısına almayan Ceylan’ın bu tür ayrıntılarla uğraşmaya niyeti yok.

Olaylar birbirine bağlansın diye durup dururken İsmail’in yüzünü gözünü morartan Ceylan’ın aldatma, sadakatsizlik olsunda nasıl olursun hesabı içine girmiş. Çünkü Hacer’den cinsellikte başka bir beklentisi olmayan Servet’in -evli ve çocuğu var- metresi olmayı kabullenmesi ve metres olarak kalmayı tercih etmesi Hacer’i anlamayı zorlaştırıyor. Hacer’in evli bir kadına göre cesurca davranışları, korkusuzca ve rahat davranması biraz abartılmıştır. Gerçekçi bir yaklaşım olmamıştır.

İsmail’in kusması eve gelip, gömleğini değiştirirken, annesinin ve Servet’in yatak odasında seslerini duyması, kapı deliğinde bakıp, şüphelerini doğrulamasına rağmen tepkisiz kalması, göz ucuyla ekmek bıçağına bakmasına rağmen, hızla evden çıkıp, binanın önünde pusuya yatması içerden kimin çıkağını beklemek, bizim genç insanımız yansıtmaktan uzaktır. Elit sınıf olsaydı bu tavır normal karşılanırdı belki ama namus kavramına bu kadar önem veren bir toplumun fertleri bu duruma para içinde olsa tepkisiz kalamaz…

Hacer’in yakalanmaktan son anda kurtuldum korkusu ve heyecanı olsa gerek, İsmail’in gömleğini değiştirdiğini bile fark etmedi. Ki kadınların bu tür konulardaki hassasiyeti herkesçe malumken Ceylan’ın bu ayrıntıyı gözden kaçırması önemli bir eksikliktir. Hele evde çamaşırları yıkayan kadınsa sonra gömleği fark etmemesi de ayrıca bir senaryo handikabıdır. Ceylan, İsmail gördü görmemezliğe vurdu temasına kilitlendiğinden bu basit ama önemli ayrıntıyı önemseyememiş.

İsmail’in gömleğine değinmişken, kahramanların film boyunca beyaz gömlek giydiğini söylemeden geçmeyelim. İsmail, Eyüp, Servet film boyunca beyaz gömlekle görüyoruz. Ceylan’ın kirlenmiş insanlara saflığını, temizliğini sembolü beyazın giydirmesi anlamlıdır.

Filmin sanatsal çerçevesinin yanında toplumsal değerler açısından da ele almak vardır ki halk tarafından beğenilmeyen ama batıdan takdir ve ödüller alan Üç Maymun’u sırrını anlamakta kolaylaştıracaktır. Üç maymunun görmedim, duymadım, işitmedim felsefesiyle yola çıkarak filmi kurgulayan Ceylan, Kurgunun temeline eşlerin sadakatsizliğini, aldatmayı yerleştirerek tezini oluşturmuş. Normalde üç maymunu izah etmenin en kolay yolu olarak görülebilir. Ama Ceylan’ın yola çıkış merkezi yanlıştır. Eşlerin birbirini aldatması ve sadakasızlığı toplumun her kesiminde rastlanacak bir durumken, Üç Maymun rolünü alt sınıfa senaryo etmek senaryonun en büyük eksiğidir. Çünkü bizim toplumlar ki namus kavramı için feda edebilecek bir kutsiyete sahipken, bir kocanın ve oğlunun başkasıyla aleni beraberliğini ne pahasına olursa olsun göz yummayacağıdır. Elit sınıflar bu aldatmayı görmemesi, duymaması, işitmemesi vurguları normal olabilir, ancak alt ve orta sınıflar için bunu düşünmek hayaldır. Ceylan’ın batı tarzı bir anlayışla hareket etmesi, toplumdaki ilişki düzeyinin düşmesine, aldatmanın normalleştirme çabasına bol bol ödüller verildiği düşüncesindeyim. Sosyal değerleri parçalama, aile kavramını alt üst eden bir filmin, bizim gibi toplumlardan çıkması batılları fazlasıyla memnun etmektedir. Üç Maymun, Sadakasız gibi filmlerden hiçbir farkı yoktur. Değerlere saldıran, her şeyi normalleştiren anlayışlarla hazırlanan filmler batılılar tarafından bir şekilde ödüllendirilmektedir. Sanat adı altında da başarı abidesi olarak gösterilmektedirler. Daha başarılı filmler görmemezlikten gelinirken Üç Maymun gibi memleketine, toplumuna yabancı filmlere ödüller yağmaktadır. Buna sevinmeli, üzülmemeli mi bunu zaman gösterecektir.

Üç Maymun, sıradan bir kurguya sahiptir. Türk filmlerinde bolca kullanılan kurgulara yer verilmiştir. Zenginlerin işlediği suçları, fakir birine üstlenmesini sağlamak, geride kalan karısını veya kızına sahip olmalar, oğlunu kendi kötü işleri için kullanmalar yabancısı olmadığımız temalardır…

Bu toplumun üç maymun olmasını isteyenler ve çabalayanlar yatakta karının tırnağını dahi göstermeyecek kadar doğulu, kendisine gelince hard sex sahnelerinde seve seve oynayan kendisiyle ve toplumun değerleriyle çelişen insanlar yanılgı dünyası da yaşamaktadırlar.

Resim tarzı efeklerin filme renk ve güzellik katsa da Ceylan, senaryoda ki talihsizliğini diğer filmlerde tekrar etmemesi ummak istesem de ödüllerin sarhoşluğuyla dolanırken bunun mümkün olacağını sanmıyorum.

Osman Tatlı

suskunsinemayazilari@hotmail.com



Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter