Popüler Sinema

Paylaş
Tarih - 13 Mayıs 2014 Salı - 1165 kez okundu

Benjamin Button

Zamanın Yapaylığı Yaşamın Gerçekliği Arasında

Benjamin Button

Farklılık insanın merak duygusunu her zaman cezp etmiştir. Gündelik hayatın dışındaki gelişmeler tuhaf karşılandığından ilgi ile karşılanır. Hoşa gidilse de gidilmese de herkes farklılığa göz ucuyla temas eder. Rutin yaşam hayattaki heyecanı öldürmesi ve modernsizimin etkisiyle hızlı gelişmelerin insanın hayatına girmesiyle her şeyden haberdar olunur hale gelinmesi monotonluğu artırmıştır. Böylece her şey sıradan ve tanıdık gelmeye başlanmıştır. Dolaysıyla gizemin, değişikliğin, farklılığın, meçhullerin peşine düşer hale geldi insanlık. Bunu gören sinema dünyası seyirciyi şaşırtacak, akıntıyı terse çevirecek konularla sinema salonlarını doldurmayı hedeflemektedir. Farklılığın içine acılar, pişmanlıklar, aşk, beklentiler ve yaşan(a)mamış enstantanelerde serpiştirilerek duygusal ağlar kurarak insanları sinemaya çekmeye, bağlamaya çalışmaktadırlar. Ve bu konuda hayli başarılı olduklarını söyleyebiliriz. Bunalmış, arayışlara girmiş, yaşadıklarından bir türlü tatmin ve mutlu olamayan modern insanın en azından beyazperde karşısında geçici de olsa kendisine temas eden yönleriyle kendinden geçmeye çoktan razı olmuş durumda. İnsanların ortak yönü olan dert, çaresizlik, mutsuzluk etkenleri, aşk, ilişkiler, aile, iş, yalnızlık temaları insanları bir araya kolayca toplayabilmektedir. İnsanlar son dönemde öyle bir hala gelmiş ki kim kendini anlatan bir cümle kursa hemen peşine düşüyor. Kendisiyle barışık olamayan insanlar gözünü ve kulağını dış dünyaya çevirmiş kendisine gelecek yardım çağrılarına dikmiş, bunu en iyi görende sinema dünyasıdır. Bu yardım çağrıların karşılığı kâğıt olunca sinema seve seve yardıma koşmaktadır.

Bunları, Mark Twain’in “80 yaşında doğup yavaş yavaş 18’imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu” cümlesinden yola çıkarak 1922 yılında Scott F. Fitzgerald’ın kaleme aldığı öyküden esinlenerek senaryosunun Erich Roth’un yazdığı ve Yaratık 3, Oyun, Yedi, Panik Odası ve Dövüş Klubünün yönetmenliğini yapan David Fincherin yönettiği, Babil, Aramızda Casus Var, gibi son dönemlerde kendinden söz ettiren Brad Pitt’in başrollerini oynadığı Benjamin Button’un Tuhaf hikayesi için söyledim.

Filmin eleştirisine geçmeden önce izleyen ve izlemeyenler için filmin özetini verelim ki daha iyi anlaşılabilsin…

Kör bir saatçi I. Dünya Savaşında oğlu kaybetmiştir. Üzüntü ve keder içerisinde tren istasyonuna asılmak üzere devasa bir saat yapar. Açılış törenine dönemin başkanı Theodore Roosevelt’in de gelmiştir. Büyük bir merakla saatin perdesi açılır. Herkesi şaşırtan bir şey olur. Devasa saat tersten ilerlemektedir. Şaşkın bakışlar arasında kör saatçi zamanın geriye akmasını sağlamak ve oğluna kavuşmak ve herkesin sevdiklerini geri getirmek umuduyla yaptığını söyler. Ve kayığına binerek, kayıplara karışır.

Kutlamaların yapıldığı gün, saatçinin oğlu geri gelmez ama garip bir olay olur. Doğum esnasında annesini kaybeden yaşlı bir çocuk dünyaya gelir. Vücudu, yüzü kırışıklıklar içerisindedir. Düğmeciler kralı babası Thomas Button bebeğin görüntüsünden ve karısını kaybetmenin getirdiği şokla bebeği bir huzurevinin önüne bırakarak, kaçar. Bebeği siyahi bir kadın bulup, adını Benjamin koyup, büyütmeye başlar. Böylece Benjamin yaşlıların arasında gençleşmeye başlar.

Babaannesini ziyarete gelen Daisy’e daha küçük yaşlarda aşık olur. Daisy de Benjamin’e aynı duyguları besler. Ancak araya birçok gelişme girecek, aşklarını yıllar sonra yaşayabileceklerdir… Benjamin hayatının büyük bir bölümünü denizlerde geçirir. Aşık olur. II. Dünya savaşına katılır. Farklı duygular yaşarak hayatı tanımaya başlar. Yıllar sonra Daisy’le 40’lı yaşlarda bir araya gelerek, güzel günler geçirmeye başlar. Ta ki bir gün Benjamin’in çekip gitmesine kadar…

Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi’nin ne kadar normal olduğuna geçmeden önce üzerinde durmak isteğim iki konu var; biri zaman diğeri ise aşktır. Bu iki konuyu filmdeki karelerle değindikten sonra genel bir değerlendirmeye geçeceğim.

Zamanla Aldatılmak

Son dönemlerde anı yaşamak tabiri ağızlara sakız oldu. An kelimesinden ne anlamamız gerekiyor? An nedir? Anı yaşamak nasıl oluyor? An esnasından nasıl zevk alınır? An nereye kadar devam ediyor? Anın başlangıç ve bitiş sınırları nedir? Bu sınırlar varsa nasıl, ne biçimde konuluyor? İnsanlar an zamanıyla diğer zamanlardan farklı ne hissediyorlar? Daha önceki anlarda yaşananlar zevk mi yoksa acı mıdır? Bu nasıl belirleniyor? Geçmiş ve gelecek anı yaşamanın neresindedir? Anı yaşamak varsa geçmiş ve gelecek var diyebilir miyiz? Ve daha nice sorunun cevabını anı yaşadığını söyleyenlerde, anı yaşayamadığını söyleyenlerde cevap vermiyor. Tabii bu anı yaşamak nerden, nasıl zuhur etti polemiğine girmeyeceğiz. Sadece zamandan ne anladığımızı ve Benjamin Button’un ne anladığı üzerine değineceğiz.

İnsan hayatı yaşadığı anla öğrenir. Öncesi tecrübe, sonrası geleceği hazırlıktır. Tecrübe acıların ve mutlulukların üzerine kurularak oluşsa da insanın sonrası için bunlar bilgiye dönüşür. Çünkü insan yaşadığı acıları ve mutlulukları unutmaya meyillidir. En azından yaşananların etkisinden çıkar. İnsan hayallerin, beklentilerin, kaygıların, geçmişin izleri ve anın getirdiği olumlu olumsuz etkilerin arasında bazen kaybolsa da insan geleceğe şekillenerek ilerler.

Sonrasının gizemli atmosferi, öncenin yaşanmışlığı anın değerini artırır. Ancak an hissedilen olduğundan metafor halindedir. İşte her şey burada başlıyor. İnsanın tıkandığı nokta ve zihin karışıklığın zirve yaptığı yer anın anlamlandırma sorunudur. Dinler, felsefe, edebiyat ve sanat insanın yaşadığını anlamlandırma, yaşananları insana hissettirmek ve hiçbir şeyin sebepsiz, birbirinden bağımsız olmadığını anlatma gayesindedirler.

Hareket halinde olan yaşam bütün nesne ve özneleriyle insanı sürekli kendine yabancılaştırmanın içine çekmektedir. Bu yabancılaşma insanın arayış serüvenin ortaya çıkması içindir. Yabancılaşma, insanın gözünde yaşamın değerini düşürmek ve bununla beraber gelen acılardan kurtuluş mücadelesi demektir. Böyle olunca yaşananlar değer kazanıyor. İnsanlar genelde hayatlarındakilerine anlam vermeye çalışarak zamanı tüketerek yaşamına son veriyor. Tüketmekten kastımız yaşlanmaktır.

İnsanın en önemli hapishanelerinden biri zamandır. Tanımı olmasa da biz kısaca geçmiş, şimdi ve gelecek diye tanımlıyoruz. Ve zamanın işleyişini de saatle kontrol altına alarak, hayatımızı geçmiş, şimdi, gelecek diye sınıflandırdık. Ve doğallığını saatle bozduk. Yaşamın akışını zaman dilimlerine bölerek hayatımızı parçalara ayırdık. Düşünmeyi, dinlenmeyi, uyumayı, çalışmayı, sevmeyi, aşkı, barışı, nefreti, hisleri, saygıyı, anlayışı, sabrı, vb. her şeyi zamana bağlı hale getirdik. Böylece zaman bizi yönlendirmeye ve şekillendirmeye başladı. Yaşamımız bağımsızlığını yitirdi. Zaman duvarlarının arasına hapis olan insanlar yanılgılarının kurbanı olmaya başladılar. Buna modernizm belası eklenince bu defa anı yaşa aldatmacasını ortaya atarak kendimizi geçmişin hesaplaşmalarından, geleceğin korkularından koruma yoluna gittik ve bunun en güzel şekilde süsleyerek önümüze tepsilerle sinema koydu.

Benjamin Button bu anlattıklarımızın neresinde kalıyor.

Mark Twain 80 yaşından geriye doğru yaşanılsaydı insanlar daha mutlu olurdu derken insanın seksen yaşına kadar edindiği tecrübe ve birikimle hayatı daha anlamlı kılar, yaşanan süreçlerden dersler alınmış, hatalar tekrar edilmez, neyin daha iyi daha kötü olduğu farkına varılarak bilinçli bir geri dönüşüm olurdu demek istiyordu herhalde. Öyle olsaydı insan kendisiyle ve hayatla barışık yaşamının yolunu öğrenirdi. Böylece hayat daha güzel olurdu. Bottun’un hikayesi bununla esinlenerek senaryolaştırılsa da insanoğlu yaşayarak öğrendiğinden hayatın neresinden başlarsa başlasın sıfırdan başlamak demek olduğundan filmde de zamanı sözde tersten alsa da tersten alınan sadece fiziksel özelliklerdir. Bedeni ihtiyar, ruhu çocuk bir adamın hikayesi olmaktan öteye geçememiştir. Button ihtiyar doğsa da, hayat karşı takındığı tavır bir çocuğunkinden farklı değildir. Dolaysıyla Button yaşadığı hayatla normal bir insanın yaşadığı hayat arasında bir fark yoktur.

Olaya böyle bakınca Button’un hikâyesi bize bir şey sunmuyor. Sadece kör saatçinin tren istasyonu için yaptığı saatin tersten ilerlemesi ve Daisy’in kaza yaptığı esnasında değinen beş saniyelik gecikme ve orta yaşlarla Benjamin ve Daisy bir araya gelmesi gibi iki-üç sahnenin etrafında bir şey söylemek istiyorum.

Kör saatçi neden tersten ilerleyen bir saat yapıyor? Savaşta kaybettiği oğlunun geri gelmesi gibi masumca bir istek olarak görüyoruz. Aslında bu eylemin altında verilmek istenenlere bakınca çokta masumca bir istek olmadığını görüyoruz. Temelde zamanı geri alma ile acılardan kurtulmak eşanlamda tutulmuştur. Yani yaşananlara bir nevi isyan, yaşananları kabullenmeme algısı var. Geçmiş geri isteniyor. Çünkü bugünden şikayet ve memnuniyetsizlik var. Geçmiş güzelliklerin ve mutlulukların merkezi olarak gösteriliyor. An ve gelecek; acı, mutsuzluk ve kederle eşdeğer tutuluyor.

Geçmiş bir saatçinin yaptığı gibi kutsal değildir. Değersizde değildir. Ama yaşananların etsi anlamında nötrdür. Geçmiş yaşanan her şeyiyle dönemin sınırları içerisinde değerlendirilmelidir. Ancak insanlar bugün yaşadıklarının ağırlığı altında ezildiklerinden geçmişe kaçarak, geçmişi yüceltirler. Bugünden şikayetçi olanlar belki beş-on yıl sonra bugünü kutsayacaklardır. Bu hep böyle devam edip, gidecektir. Dahası geçmişe kaçmanın ya da geleceğin hayallerine sığınmanın ötesine bugünün bilinci oluşturulmalıdır. Kör saatçi ise, geçmişi geri isteyerek, bugüne isyan ederek, hayattan kaçarak seyirciye yanlış mesajlar vermektedir. Her yaşanan kötü ve acı olaylar karşısında insan kendini hayattan soyutlanmamalıdır. Aksine yaşanan her şeye rağmen yaşama tutunmanın mücadelesi anlatılmalıdır.

Daisy’in beş saniyelik gecikmeler olsaydı, olmasaydı kaza olurdu, olmazdı dan çok ben hayatta temas ettiğimiz her şeyin bir anlamı olduğuna inanlardanım. Hiçbir şey sebepsiz, amaçsız olarak bizimle temas etmez. Ve gelecekte bizimle temas edeceklerin bugünle alakalı olduğuna inanırım. Yeter ki bugün bize temas edilenler iyi okunsun. Doğru anlamlar verildiği takdirde olayların zincirleme birbirini takip edildiği fark edilecektir. Yoksa şöyle olsaydı bunlar olurdu; böyle olsaydı şunlar olurdu tartışması ya da hesapları kuruntudan başka bir şey değildir. Nitekim Daisy kaza geçirmeseydi Benjamin’le bir araya gelmesi zor olacaktı. Birlikteliğin olabilmesi için kazar gerekiyordu. Kazadan sonra ünlü bir balerinin etrafında kimsenin olmaması da filmin bir çelişkisidir.

Benjamin’le Daisy ortak zaman diliminde bir araya gelme olayına da değinmek istiyorum. İnsanlar bazı şeyleri yaşayacaklarsa ne mekan ne zaman ve ne şahıslar bunun önüne geçemezler. İnsan yaşaması gerekeni yaşar. Yeter ki yaşarken bunun bilincinde olsun. O zaman kayıplar karşısında üzülmez. İnsan bir şey yaşıyorsa, elde etmişse ve bunun bir anlamı, amacı var diyorsa, ayrılıkta ve kaybetmekte de bir anlam ve amaç aranmalıdır. Dolaysıyla amaç ve anlam sadece elde etmekte aranmamalıdır. Her şeyde aranmalıdır. Beklemeyi ve kaybetmeyi bilenler uzun vadede kazananlardır.

Aşkın Yenilgisi

Aşkın en güzel hallerinden birini Benjamin Button’da görüyoruz. Doğal, katıksız. Yani hormonu yok. Masum bakışlar, göz göze geliş ve ruhların konuşması yüreğin derinliklerine tohumunu atıyor. Bedenlerle değil, yüreklerin birlikteliğiyle atılan tohumun zamanlara meydana okuyarak, filizleniyor. Kök salıyor. Zamanların kesişme noktasına kadar bir bekleyiş dönemi geçiriyor aşk. O zamana dek aşkı sessizce yaşıyorlar. Kendilerini yapay aşklarla oyalıyorlar. Bedensel arzularını yapay aşklarla tatmin ediyorlar. Ama bu onların ruhlarını doyurmuyor. Yüreklerine hitap etmiyor. Çünkü yüreğin sahibi başkası. Yürek kendisini arıyor yıllarca. Bulana dek başka yüreklerle temasa geçiyor. Ama nafile aradığını bir türlü bulamıyor. Ara dönem buluşmalarında bakışlar yüreklere çağrılar yapsa da ara dönemin duygusal karması nedeniyle bakışlar mesajı yerine teslim edemiyor.

Ara dönemin sarhoşluğu yerine olgunlaşma mevsimine bırakıyor. Artık arzuların geçiciliğine inanıldığı zaman diliminde yürekler birleşiyor. Bedenlerin farkında olmadan büyüttüğü aşk, zamanlara meydan okurcasına tazeliğini korumuş. Taptaze kalmış, yıpranmışlıktan, yapay aşklardan eser yok. Öncesi yok. Yürekler ilk gün tazeliğiyle coşuyor, heyecanlar bedeni sarmalıyor. Coşku ve heyecan ikilisi gerçekliğin unutulmasına nede oluyor. Heyecan sarhoşluğu döneminde hayat duruyor. Hasretler gideriliyor. Gelecekte hatırlanmak üzere yaşanılacak anlar yaratılıyor. Ama hiçbir şey kendi döneminin sınırları içerisinde kalmaz. Hayat tekdüze bir aşk sunmaz. Butto’ya da sunmuyor. Coşkunun ve heyecanın normale dönmeye başladığı sırada gerçeklerin hatırlanacağı gelişmeler olur ve Daisy hamiledir. Aşk masumiyetini kirletmiştir. Aşkın arasına ötekiler girmemiştir. Aşkın arasına kan girmemiştir. Aşkın arasına kağıt girmemiştir. Aşkın arasına soğukluk girmemiştir. Aşkın arasına paylaşım eksikliği girmemiştir. Aşkın arasına anlaşılmama girmemiştir. Aşkın arasına gerçekler girmiştir. Ve unutulan gerçeklik kendini aniden hatırlatmıştır.

Button’da duyguların ve gerçekliğin savaşı başlamıştır. Dalgınlıklar, kararsızlıklar, çelişkiler bir yandan, aşk bir yandan Button’ya baskılar yapmaya başlar. Yükselme dönemi kapanmış, durgunluk dönemine girilmiştir. Yükselme döneminin bittiğini ikisi de bilmektedir. Ama itiraf edemezler. Suskunluk başlar. Durgunluk dönemini daha ne kadar uzatabiliriz suskunluğudur.

Kadın, kadın olarak güçlü ve kararlı kimliğini koruyor. Erkek, erkek olarak zayıflığını ortaya çıkarmıştır. Erkek ve kadın yer değiştirmişlerdir. Kadında bulunması gereken gerçeklik erkeğe, erkekte bulunması gereken duygusallık, kabulleniş kadına geçmiştir. Erkek kaçışta, kadın zayıf bir mücadeleyle durumu kabullenme yolunda. Yürekler ayrılığı kabullenmiş, biliyorlar ki beraberlik yan yana olmak demek değildir. Biliyorlar ki aşk bitmeyecek. Biliyorlar ki yaşanan güzellikler yok olmayacak. Biliyorlar ki kalpler sürekli birbirlerini anacak. Yine biliyorlar ki uzun ayrılıklara rağmen tekrar bir araya gelişte ilişki kaldığı yerden devam edecektir. Araya yapay aşklar, ilişkiler girilse de geçici olacaktır. Çünkü ruhların beraber yürüdüğü, ruhların birbirini anladığı, konuştuğu yerde başkasına yer yoktur. Aşk gitmez. Sadece fiziksel ayrılık vardır. Onun içindir ki erkeğin gidişinde kadının suskunluğu ve kabullenişi vardır.

Erkeğin geleceğe yönelik korkuları, kaygıları; sen ikimizi de büyütemezsin haykırışlarıyla öyle beslendi ki aşkın sesini bastırdı. Aşk bu durumu sessizce kabullendi. Erkeğin içinde kopan fırtınalara rağmen bir kabullenişti. Çünkü gerçekler zihni bulandırmıştı. Kirlenen zihinle aşkın tadı ve anlamı olmazdı. Gelecek için hatırlanacak anılar yaşanılamazdı. Erkeğin aşkı gerçeklerle yüzleşmesiyle zayıf düştü. Ve gidiş kaçınılmaz oldu. Erkek kaçtı. Kadın gidişi kabullenerek, hayata kaldığı yerden devam etti. Unutamadılar birbirini. Bir ara erkeğin görünmesiyle hasretler giderildi. Erkek aşkın meyvesiyle karşı karşıya geldi. Suskunluk tekrar araya girdi…

Zaman durmadı, insanlığı kaderi olan yaşlılığı ve çocukluğu ikisine de yaşattı. Ama erkeğin kaçış nedeni olan kaygılar boşuna çıktı. Kadın her şeye rağmen erkeği sahiplendi. Bakımını üstlendi. Erkek geriye sadece aşkının belgesi olacak günlüğünü bıraktı. Aşkın delili kızı tarafından kadına okunacak, küllenmeyen aşk tekrar son nefeste de hatırlanacaktır…

***

Filmin konusu ilginç görünse de içerikte bir tuhaflık, ilginçlik aramak yanlış olur. Film, birçok filmde de rastlayabileceğimiz olağan temalarla dolu. Hatta aşk sahnelerindeki birlikteliklere öylesine çok yer verilmiş ki film gereksiz yere bile uzatılmış. Filmin birliktelik sahneleri gereksiz yere uzatılınca film sonlara doğru hızlandırılmış. Halbuki Benjamin’in son dönem ruh hallerine göndermeler yapılabilirdi. Gençlik ve çocukluk dönemlerinden yaşanan sıkıntılara veya farklılıklara değiniler olabilirdi. O zaman daha anlamlı bir film ortaya çıkardı. Aşk merkezli değil, sosyal yönüyle bir birey kimliği ön plana çıkardı.

Benjamin’in deniz gezintileri çok gereksiz ve filmden kopuk gibi durmaktadır. Bağımsız birer sahne gibi duruyorlar. Ancak Benjamin’in denizdeki sahnelerinin tekrarı bana Benjamin’in yalnızlığına ve aşkına olan özlemlerini vurgulamak için konulmuş izlenimi de veriyor. Hayata tersten başlayan biri kendisi gençken, diğerlerinin yaşlı olması nedeniyle iletişim, paylaşım ve anlaşılma sıkıntısından dolayı Benjamin film boyunca da yalnız görmekteyiz. Dediğim gibi ise bu durum daha uygun bir şekilde izah edilebilirdi. Hatta felsefi ve psikolojik temalarla süslenip daha anlamlı bir hale getirilebilirdi. Güvertede yalnız bir adam, sürekli uzakları seyreden görüntüler çok yalın kalmış sahnelerdir.

Filmin toplumsal, siyasi yönünü yansıtan bölümler çok az. Benjamin’in II. Dünya savaşına katılması biraz savaş karşıtı izlenimi vermektedir. Gemilerin batırılması, denizaltıyla karşı karşıya gelinmesi gibi sahneler sadece filme aksiyon, heyecan katmaktan başka bir amacı yok. Filmi durgunluktan çıkarıp, uyuklamaya başlayan seyircileri silkeleyip koltukta dik konuma getirmeye yönelik gibi.

Siyahî bir kadının beyaz olan Benjamin’e sahip çıkması ve film boyunca ön planda olması filmin önemli sosyal vurgusudur. O dönemlerde siyah insanları ikinci sınıf muamelesiyle insan yerine konulmadığı dönemlerdi. Siyahi insanların sosyal hayattan tecrit edildiği bir toplumda filmde siyahi insanların farklı sunulması filmin çelişkisinden başka bir şey değildir.

Filmin sosyal ve siyasi yönleri az ve çelişkili olsa da kişisel gelişim ve başarı temaları daha fazla diyebiliriz. Gerçi kişisel gelişim temaları son dönem Amerika filmlerinde çok kullanılan bir malzeme halinde geldi. Daisy kaza geçirmesine rağmen azmini yetirmeyip, tekrardan baleye başlaması ve bale dersleri vermesi; Benjamin ilk aşkı yüzmedeki başarısızlığından sonra hayata küsmesi ve yıllar sonra yaşlı haliyle hedefine ulaşması; siyahi kadının çocuğu olmamasına rağmen hayata umutla tutulması vb. birçok olay insanı yüreklendirici sahnelerden birkaçıdır. Modern insana bu tür sahneler ilaç gibi geliyor. Kendisini başkasından bularak gaza gelme psikolojisi oluşturularak duygusal ilgi toplamanın bir yolu.

Pitt’in soğuk bakışları, ciddi duruşu ve filmin ağır temposu nedeniyle olsa filme biraz espri katmak amacıyla yaşlı bir adamın kendisine yedi defa yıldırım çarpmasını komik ve siyah beyaz karelerle verilmiş. Yaşlı bir adamın hafıza kaybını ve kendini tekrar eden söylemini komiklik diye verilmesi zorlamadan öte bir şey değildir.

İhtiyar olarak doğan birinin güzel bir aşk yaşaması ve seyirciyi aşkıyla sarhoş edebilmesi için kahramanın para derdinin olmaması gerekiyor. Ee geçim derdinde olan birinin aşka nasıl zaman ayırabilir ki, senaryanistler bun hesapladıklarından kahraman Benjamin’i zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya getireceklerdir. Baba ilerde pişman olacak evladını bağrına basacak ve bütün mal varlığını oğluna bırakacak, oğulda bunları sadece aşk yaşamak için tüketecektir. Çalışma derdi olmayacak, istediği sahil kenarında villalar alacak ki sevgilisiyle güneşin batışını-doğuşunu seyredebilsin ki seyircinin içi gitsin…

Filmin esinlendiği öyküden ne kadar farklı kurgulandığını konusuna girmeyeceğim. Sadece şunu söylemek istiyorum. Film aşk üzerine kurgulanmış. Aşkla film ayakta tutulmaya çalışılmış. Aşkı filmden çıkarın geriye bir şey kalmayacaktır. Hayatı aşk üzerine kurmaya çalışmak suyun üzerinde yaşamaya başlar. Hayallerin büyülü atmosferinde kaybolmayanlardansanız buyurun beyazlığını yitirmeye başlayan perde sizi bekliyor.

Yönetmen: Davit Fincher
Senaryo: Eric roth
Müzik: Alexandre Desplat
Görüntü Yönetmeni: Claudio Miranda
Tür: Dram, Fantastik, Romantik
Yapım: ABD 2008, 166 dakika
Dil: İngilizce
Oyuncular: Brad Pitt, Cate Blanchett, Taraji P. Henson, Julia Ormond, Jason Flemyng, Elias Koteas ve Tilda Swinton

Osman Tatlı

osmantatli@gmail.com


Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter