Popüler Sinema

Paylaş
Tarih - 12 Mayıs 2014 Pazartesi - 1579 kez okundu

Yılmaz Güney’in Kısa ve Genel Hayatı

Yılmaz Güney, Kendi hayat hikayesini değişik söyleyişi ve belgesellerde şöyle anlatır:

“Bir sanatçıolarak “Yılmaz Güney” diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım, Zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir. Soyadım, Pütün ise bir dağ mevsiminin kırılmaz çiçeğinin adıdır. 1937 yılında, Türkiye’de, bir güney şehri olan Adana’nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem, dindardı ve okuma yazma bilmezdi. Babam ise okumayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. Babam, 1976’da ben Kayseri Cezaevi’ndeyken öldü. Mezarını göremedim.

Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım. İlk işim dana gütmekti. Liseyi Adana’da bitirdim. O yıllar Doruk adında bir sanat dergisi çıkardım. Sanata meralıydım ve hikayeler yazıyordum.

1955’de bir hikayemden ötürü takibata uğradım. Hakkımda dava açıldı. 1957 yılındaİstanbul’a İktisat Fakültesi’nde öğrenim görme hayalleriyle geldim. Fakat devam edemedim. 1955’ten beri süren takibat ve mahkeme sonuçlandı ve ben başlangıçta yedi buçuk yıl ağır hapis ve iki buçuk yıl sürgün cezasına çarptırıldım. Daha sonra Temyiz Üst Mahkemesi kararı bozdu. Yeniden görülen mahkeme sonucu cezam bir buçuk yıl ağır hapis ve altı ay sürgün cezasına çevrildi. Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptım. Kitaplar, sinema, işcezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, baskılar, kahpelikler, yiğitlikler! Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık. Öğretmenlerimden biri zordur.

1961 Mayıs’ında cezaeviyle tanıştım. 1962 Aralığında cezam bitti. Muhafazakarlıklarıyla ünlü Konya şehrine sürgüne gönderildim. Konya sınırlarından çıkamazdım. Her akşam polise imza vermeliydim. En çok imzayı polis defterine attım: 180 defa! 1968’de askere gittim, 19770 Nisan’ında döndüm. Hayatımdan çalınan iki yıl…

1971 Mayıs’ında on binlerce aydın, sanatçı, yazar gibi, bende gözaltına alındım. Hakkımda hiçbir delil yoktu. Sadece kuşku. Bir hafta gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakıldım, ama resmi olmayan bir emirle, sözlü bir emirle ve tehditle yine Nevşehir’e üç aylığına sürgün edildim. Bu kez polise imzaya gitmiyordum. Polis beni dıştan kolluyordu.

1972’de Mart’ın 16’sında, devrimcilere yardım ettiğim gerekçesiyle tutuklandım. Mahkeme sonucu on yıl hapis ve sürgün cezasına çarpıldım. Ecevit hükümetinin 1974 Genel Af’ıyla serbest bırakıldım. Ve bugün ise Ecevit cezaevindedir. (1980-82 döneminde) 1974 Eylül’ünde bir cinayet olayına adım karıştı ve on dokuz yıla mahkum edildim.

Cezaevindeyken Güney adlı bir sanat ve kültür dergisi çıkardım. On üç sayı sonra sıkıyönetimin yeniden gelmesi üzerine (12 Eylül 1980) dergimiz kapatıldı ve hakkımda yazılarımdan ötürü on ayrı dava açıldı. Suçum “kominizim propagandası yapmak, milli duyguları zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiilleri övmek ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak…” İstenen ceza toplamı, yaklaşık yüz yıl…1981 Ekim’inde, izinli çıktığım Isparta Yarı açık Cezaevine dönmedim. Sonra da yurtdışına çıktım.

1981 Ekim’ine kadar, yaklaşık on iki yılımı çeşitli cezaevlerinde geçirdim. Bu on iki yıl içinde, ikisi yarı açık olmak üzere on beş cezaevi tanıdım”<!--[if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]-->

Annesi, Mustafa Kemal tarafından asılan Cibranlı Halit Bey’in aşiretindedir, adı Gule’dir. Gule, Muş’un Varto ilçesine bağlı Darabi Köyü’ndendir. Babası Hamit, Urfa’nın Siverek ilçesine bağlı Desman Köyü’ndendir. Kader, Gule ile Hamit’in yollarını Siverek’te birleştirmiş,Adana’da yolları ayrılmıştır. Hamit iki çocuğunu bırakarak, başka bir kadınla evlenmiştir. Güney için efsane olan baba, bu evlilikten sonra bozguna uğramıştır. Daha küçükken, babası kan davası yüzünden gözleri önünde kurşunlanmıştır. Yaralanan Hamit ölmemiştir. Güney’in bir de kız kardeşi vardır

Yılmaz orta öğrenimini Adana’da yaptı. On üç yaşında ilk kez sinemayla tanıştı. Aynıdönemde Nazım Hikmet’ten etkilenir ve sosyalizme merak sallar. Yılmaz Güney o günlerde daha çok yazınla/edebiyatla iç içedir. Türkçeye çevirilen bütün dünya klasiklerini aralıksız okudu. O yıllarda Adana’daki gazete ve dergilerinde yazılar yazmaya başlar. Geçinmek için lise son sınıf öğrencisiyken And Film’inin Adana dağıtım biriminde Pursantaj memuru olarak çalışır. Böylece yöreyi ve komşu illeri dolaşmak ve halkı tanımak, halkın filmlere tepkisini ölçmek olanağı buldu. Adana’da iki tür film vardır; biri kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği sinemalar, ikincisi Galatasaray sineması…Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği sinemalarda kendini daha rahat hisseder Güney, Galatasaray sineması ise lükstür, gitmeye bile korkar.

Yılmaz Güney, 1955’de liseyi bitirdi. Bu arada Adana’daki gazete ve dergilerin yayınlanmaktan çekindikleri “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” isimli öyküsü İstanbul’da genç Tanju Cılızoğlu’nun çıkardığı ONÜÇ dergisinde yayınlandı.Bu öykü sonucu hakkında “komünizm propagandası” yaptığı iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Mayıs 1961’de ve bir ihbar üzerine film çekimi sırasında tutuklanmasına ve hapishaneyle ilk kez tanışmasına kadar.

1955 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt olmak için Ankara’ya gider. Okuması için de iş bulması gerekiyordu. Hem kendi ihtiyacını hem de Adana’da bıraktığı anasına ve kız kardeşi Leyla’ya yardım etmek için. Yılmaz Güney işbulamaz ve iki ay Ankara’dan ayrılır. O günlere ait çok fazla bilgi yoktur.

1957 sonunda Yılmaz Güney İstanbul’a gelir. İstanbul’da İktisat Fakültesi’nde okumaya gelir ama devam etmez, bırakır. Yılmaz Güney’in İstanbul’a gelme nedenlerinin en belirleyicisi edebiyat tutkusuydu. Ayrıca o yıllarda siyasetin ve edebiyatın, sinemanın ve bütün sanat dallarının kalpleri İstanbul’da atıyordu.

Güney, Atıf Yılmaz’ın Bu Vatanın Çocuklar (1958) adlı filminde ilk kez kamera önüne geçer. Bir yıl sonra Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz’la birlikte, Ala Geyik filminin senaristlerinden biri olur ve bu filmde başrol oynar. Yine aynı yıl, başrol oynadığı başka bir film vardır: Necati Cumalı uyarlaması Tütün Zamanı. Ayrıca Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz’la birlikte, Karacaoğlan’ın Kara Sevdası filminin senaryo çalışmalarına katılır. 1961 yılında cezaevine giren Güney artık hem oyuncu hem de senarist olarak sinemadaki yerini almıştır. Cezası tamamlandıktan sonra da bir sürgünlüğü vardır. Konya’dan dışarı çıkması yasaktır, her akşam polise imza vermelidir.

Hapislik ve sürgün bittikten sonra 1963 yılında Güney tekrar İstanbul’a döner. Biraz ekmek kavgası ve biraz da sinemanın içinde olma gereği olsa gerek Güney küçük şirketlerin yaptığı pek çok serüven filminde roller alır. Kabadayılık, rajon, kavga bu filmlerin temel temasıdır. Dürüst Anadolu çocuğu yazgısını kabul etmeyen, baskı ve kötülüğe karşı tek başına direnip mücadele eden bir tip olarak beyazperdede parlar. Senaryolara yaptığıkatkılardan sonra 1966’da At Avrat Silah filmiyle yönetmenliğe başlar.

12 Eylül darbesinden sonra Güney katılaşan cezaevi koşullarına karşı, Ekim 81’de cezaevinden kaçar. 82’ye kadar pek ortaya çıkmaz, Cannes Film Festivali’nde Costra Gavras’ın Kayıp filmiyle birlikte Yol Altın Palmiye ödülü alır. Bunu cezaevindeki çocukları anlattığı Duvar filmi izler. Paris’te Kürt çevreleriyle yakın ilişkiye geçen Güney, burada kurulacak olan Kürt Enstitüsü’nün çalışmalarına katılır. Adana-Yenice’de 1937 yılında başlayan hayat, 9 Eylül 1984’te Paris’te sona erer.

Osman Tatlı

osmantatli@gmail.com


< !--[endif]-->

<!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]--><!--[if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]-->Güzel, M. Şehmus “Yılmaz Güney Hazinesi”, Peri yayınları, Kasım 2004 / İstanbul, sayfa 13-14

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter