Popüler Sinema

Paylaş
Tarih - 12 Mayıs 2014 Pazartesi - 2068 kez okundu

Yılmaz Güney Sineması

Yılmaz Güney’in sinema yaşamını, sırasıyla‘senaryosunu yazdığı’, ‘oyunculuğunu yaptığı’, ‘senaryosunu yazıp oynadığı’ ve‘senaryosunu, oyunculuğunu, yönetmenliğini tümüyle üstlendiği’ filmler olmak üzere dört bölümde toplayabiliriz.

Yılmaz Güney Sineması genel yapısı içinde üç aşamalıdır. Başlangıç yıllarına göre şu sıralamayı izler: Oyuncu Yılmaz Güney, yönetmen Yılmaz Güney, senaryocu Yılmaz Güney.

Atıf Yılmaz’ın 1958’de yönettiği Alageyik, Bu Vatanın Çocukları’ndansonra Güney’in oyuncu olarak ikinci filmidir.

Altı aylık bir ‘Konya sürgünü’ dönüşünden sonra oynadığı İkisi de Cesurdu iddiasız bir filmdi. Ama Yılmaz Güney’in oyunu, özellikle de yaralı olarak finaldeki yürüyüşü, akıllardan kolay çıkmayacak kadar çarpıcıydı. Yılmaz Güney, Ferit Ceylan’ın yönettiği bu filmiyle ‘kabadayı mitosu’nun temellerini atarken, daha sonraki filmlerinde ise naif bir yaşam biçiminin de ana malzemesini oluşturacaktı.

1964’te on filmde oynar Yılmaz Güney. 1965’teyse çekilen 215 filmin 21’de oynayarak ‘Yeşilçam sineması tarihinin şaşırtıcırekorlarından birini gerçekleştirir.

19662’da Hudutların Kanunu’nda asıl büyük oyununu sergiler Yılmaz Güney. Lütfi Ö. Akad ustanın bu filminde Hıdır, ne Hıdır’dır…Türk sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olan Hudutların Kanunu’nda Güney, gerçekten unutulmaz boyutlardadır.

Yılmaz Güney’e göre oyunculuk nedir:

“ilk yaptığım filmlerde yarattığım tip, aşağı yukarı ezilmiş bir adamdır. Durmadan kaçar. Ekmeğinin derdindedir. Bu kaçan kovalanan adam, bir yerde isyan eder, patlar, ortaya atılır, vurur, kırar. Fakat sonunda hep yeniktir. Hep halkımın karakterini taşıyan insanları oynadım ben. Yabanın kadınına bakmaya, dürüst bir kişiliği canlandırdım. Bunu düpedüz yaşamımın deneylerden çıkardım.”

At Avrat Silah, Benim Adım Kerim ve Pire Nuri, Yılmaz Güney’in kendini yönetmen olarak bilediği ilk dönem filmleridir. Bu arada bazı filmlere imza atmaz, bazılarına da yapımcıların baskılarıyla kendi ismini koymak zorunda kalır. 1968’de çektiği Seyyit Han bu aşamada yönetmen olarak ilk önemli filmidir Yılmaz Güney’in. Türk sinema tarihinin de önemli filmlerinden biri.

Seyyit Han’ın ardından 1970’de yönettiği Umut’la Türk sinemasından yeni bir dönem açar Yılmaz Güney. Toplumsal gerçekçilik açısından ilginç gözlemlere dayalı Umut, bir başyapıt olarak Türk sinema tarihine geçer. Ne var ki, onu alkışlayan, onu bağrına basan seyircisiyle ilk kez ters düşer.

Önceleri iki bölümlük bir çalışma olarak düşündüğü, ama bazı sebeplerle tek filme dönüştürmek zorunda kaldığı Baba, sınıfsal açıdan (Memduh Ün’ün Üç Arkadaş’ı ve Metin Erksan’ın Acı Hayat’ıyla birlikte) yapılmışen düzeyli kitle filmidir.

1970’de başlayıp 1974’e dek süren bir olgunluk dönemi’nin son filmidir Arkadaş. Nijat Özön’ün sözüyle, “ilk bakışta Yeşilçam’ın ve geleneksel sinemanın dramatik yapısından ayrılışıyla dikkati çeker”. Yurt dışına kaçtıktan sonra Fransa’da çektiği Duvar ise, Güney sinemasındaki yeni bir başlangıç döneminin, sürgündeki yaşamının ilk ve son filmini oluşturur.

1964-1968 yılları arası, Yılmaz Güney’in çalışma temposu açısından sinema yaşamının en hızlı dönemidir. Bu beş yıllık süre içinde birbiri ardına sürekli film anlaşmaları yapan Güney’in nefes alacak vakti yoktur. 1964’de 10, 1965’de 21, 1966’da 13, 1967’de 13 ve 1968’de 9 filmde oynayacaktır. Dünyanın hiçbir ülkesinde rastlanmayacak biçimde ve bir çarşı zihniyetiyle yürütülen böyle soluksuz, programsız bir çalışma temposu içinde Yılmaz Güney’in hazır öykülere, başı sonu belli olan senaryolara ihtiyacı vardır. Güney eli kalem tutan bir sinemacı olmasına karşılık, oynayacağı filmlerin konularını günün, dönemin modasına ve çirkin kral tiplemesine göre kendi seçse de, bu koşullar içinde senaryo yetiştirmesi mümkün değildir: ne kadar çalakalem yazsa da…

Sinema yaşamının en hızlı döneminde çoğu senaryoyu kağıt üzerinde değil, kafasında yazıyor, başıyla sonuyla kurguladığı öyküyü, konuyu, film setine çıktığında pratik bir çözümle diyaloglara çeviriyordu. Hatta yönetmenliğini yaptığı bazı filmlerin senaryolarını da çekimler bittikten sonra yazıp tamamladığı oluyordu.

Çocukluk yıllarında biliçaltına kazınan bu kilit noktası ilk yansımalardan yola çıkarsak, Güney’in gençlik dönemine girdiğinde Steve McQueen’den etkilendiğini görürüz. 1960’lı yılların başında tipleme olarak klasik Amerikan westernlerini (Kara Şahin, Kovboy Ali gibi) taklit etmeye çalışır. Üçünüzü de Mıhlarım’da Henry Hathaway’in Nevada Katilleri’ndeki (Nevada Smith) Steve McQueen gibi anasını babasını öldüren üç kişiyi teker teker temizler. Yine Yılmaz Güney, John Sturges’in Bela Arayan Adam’daki (Joe Kidd) Clint Eastwood gibi, birçok filminde bir kiralık silahtır. Sonralara doğru haklıdan yana çıkıp, kendini kiralayanlara çevirir namluyu. Lütfi Ö. Akad’ın bu kalıpları içeren Kurbanlık Katil’indeki Yılmaz Güney, giderek bilinçlenip saf değiştiren kiralık silah tiplemesini canlandırır.

Yılmaz Güney, filmlerini yaparken konunun geçtiği ortamı ve insanları bütün boyutlarıyla gözlemlemekte ve gözlemlerini yaratıcıseçiciliğinin süzgecinden geçirmekte en nihayetinde bunları yaratıcı bakışından filme aktarmaktadır. Yılmaz Güney, ele aldığı gerçekliği bütün boyutlarıyla yansıtmasının yanı sıra, verili gerçekliğe, alternatif oluşturacak bir gerçeklik yaratmaktadır. “Yılmaz Güney, her zaman öteki oldu. Hapishanelerde yaşadı, üretti, ortaya koydu. Ondaki derin sinema duygusu, dilini belirleyen o pırıltılı şiir, göründüğü her kareyi anında seyirlik kılan benzersiz star niteliği, Türk sinemasında örneğine pek az rastlanır derinlikte oyunculuğu Güney’i dünya sineması içinde bir yere oturttu.Seyyit Han’la başlayan olağanüstü heyecanlı yolculuğu sinema tutkularına Umut, Ağıt, Yol gibi başyapıtlar armağan etti. Ayrıntıyı gören, gerçekliği yeniden kurarken inatla tamamıyla kendine has bir sinema sentaksına çalışan Yılmaz Güney’i üstelik birçok filmi yok edilmişken tabu ilan etmenin ardında yatan dinamiği anlatmak zorundayız. Popüler dilin üreticileri tarafından büyük paranoya ülkesine kurban edilme çabasının ardında büyük paranoya ülkesine kurban edilme çabasının ardında öncelikle Güney’in dünyaya açıklanması imkansız bir cehennem anlatısıkurguladığı Yol filmi, hayatınızı üstüne çok ağır bir sözdür[1].

Yılmaz Güney sinemasında iki önemli imge vardır: Çocuk ve Kadın[2].

Yılmaz Güney’in çocukluğu bir itilmişliktir, filmlerinde oynayan, filmlerine konu olan çocuklar itilmiştir. Güney bu itilmişçocuklara sarılmıştır, sinema salonları Güney’i sinema salonlarında alkışlamışlardır. İki tür çocuk vardır Güney’in filmlerinde; babasız büyüyen çocuklar ve babalarının ihtiyaçlarını karşılayamadığı çocuklar.

Umut filminde…At ekmek kapısıdır ve bir gün o ekmek kapısına bir otomobil çarpar, at ölür. Çocuklar da ölür ve her baba eve ekmek getiremediği zaman aslında öldürülmüştür. Çünkü çocuk bisiklet istemektedir. Cabbar’ın içinde en güzel bisikleti almak yatmaktadır. Ama alamayınca bu istek çocuğa tokatla ifade edilecektir. Tokat çaresizliktir. Yeter demektir. Cabbar çocuğun yanına gider, pişmandır, özür dileyemez ama ve çocuk başkasının bisikletine binerek çocukluğunu yaşayacaktır, küçük kız okulda harçlığıolmadığı için dışlanacaktır ve kadınla kavgalar olacaktır. Mesele ise topu topu yirmi beş kuruştur. Kadının, çocuğunun kurtuluşu gömü aramaktır…

Baba’da yine yoksul bir aile ve yoksulluğun birer belgesi olan iki çocuk vardır. Saliha mandolin ister, Ali bisiklet. “Kevengin yollarında” türküsü ile ağlayan çocuk, babasının Almanya’ya gittiğini düşünür. Oysaki baba çocuklarının rahat yaşayabilmesi, oğlunun mandolin çalması, kızının bisiklete binmesi için başkasının işlediği bir cinayeti üstüne almıştır.

Duvar’da çocuklar büyümemişlerdir daha be büyümeyeceklerdir. Hepsi cezaevindedir. Dördüncü Koğuş’un camları yoktur, sobası yoktur, “Allah’ısorarsanız” Dördüncü Koğuş’ta gardiyan Cafer’dir, lakabı ‘Kel Onbaşı’dır.

Sahipsiz, babasız, kimi zaman babalarının kanlıgömleğiyle büyüyen çocuklardır Güney’in anlattıkları.

Yılmaz Güney’in kadınları, hep itaat ederler, kadınların hem bedenleri, hem hayatları, hem de hayat hikayeleri rol icabı da olsa çalınmıştır. Baştan çıkaran onlardır, satılan onlardır, aldatan onlardır, öldürülen onlardır, tecavüze uğrayan onlardır. Filmlerine şöyle bir bakıldığızaman çıkan manzara ise Güney sineması açısından ilginç olacaktır[3].

Eşkıyanın dağa, kabadayının kente inmesinin nedeni kadındır. Güney’in eşkıya filmlerinde bu bariz bir şekilde görülür. Kadın tecavüze uğramış, peşinden adam, onu kirletenleri öldürüp dağa çıkmıştır, özetle konu budur. Koçero’da Beşir Ağa, Koçero’nun kız kardeşini kaçırır; tecavüz eder. Davudo filminde ünlü eşkıya Kürt Kerim zengin bir köylünün kızıolan Ayşe’yi dağa kaldırmıştır, Davudo’nun annesini de öldürmüştür. Aç Kurtlar’da eşkıyalar köyü basmış, öğretmenin karısına tecavüz etmişlerdir. Bunun üzerine öğretmen silahı eline almış, namı Serçe Mehmet diye büyümüş,kelimesiyle eşkıya celladı kesilmiştir. Aşağı yukarı her filmde erkeğin dağa çıkma nedeni, kadına yapılan tecavüzle anlatılmıştır.

Osman Tatlı

[1]Yıldırım Türker, Radikal, 6 Şubat 2000

[2]Yücel, Müslüm “Türk Sinemasında Kürtler”, agora kitaplığı, Temmuz 2008 / İstanbul, sayfa 159-160

[3]Yücel, Müslüm “Türk Sinemasında Kürtler”, agora kitaplığı, Temmuz 2008 / İstanbul, sayfa 164

Kaynakça: · Battal Sadık, ‘Asıl Film Şimdi Başlıyor’, Yılmaz Güney maddesi, Vadi yayınları, Ocak 2006 – Ankara, sayfa 191-218 · Kahraman, Ahmet “Yılmaz Güney Efsanesi”, Doruk yayınları, 1996 Ankara, sayfa · Yücel, Müslüm “Türk Sinemasında Kürtler”, agora kitaplığı, Temmuz 2008 / İstanbul, sayfa 261 · Agah, Özgüç “Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney”, Agora kitaplığı, Eylül 2005 / İstanbul, sayfa 379 · Gümüştaş, Hakkı, Yılmaz Güney’li Günler “Beni Olduğum Gibi Anlatın”, Arya Yayıncılık, 4. Baskı 2010 / İstanbul, sayfa 240 · Güzel, M. Şehmus “Yılmaz Güney Hazinesi”, Peri yayınları, Kasım 2004 / İstanbul, sayfa 160 · Baksi, Mahmut “Kürt Gözüyle Yılmaz Güney”, Zel yayınları, Nisan 1994 / İstanbul, sayfa 126


Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter