Popüler Sinema

Paylaş
Tarih - 02 Eylül 2016 Cuma - 923 kez okundu

Bir Varmış Bir Yokmuş: Bir de Gerçek Varmış

Bir Varmış Bir Yokmuş: Bir de Gerçek Varmış

Masallar masumiyeti temsil eder; çünkü çocukların dünyasına, yüreğine dokunur. Bu güzel ve iyilik dolu dokunuşlar çocukların hayal âlemlerini renklendirir. Her kültürün kendine has masalları vardır. Ki çocuklarının kendi kültürleriyle beslenmesini sağlamak için. Masallar bir eğitim aracıdır. Masallar, çocukları hem kendine hayran bıraktırır hem de çocuklara dolaylı mesajlar verir. Masalların içeriği toplumun kültürünü yansıttığından, mesajı da toplumdan topluma doğruluğu ve yanlışı farklılık gösterir.


Çocukların dünyasını renklendirmek adına masalların gerekliliğini tartışmaya gerek yoktur. Büyükler gerçeklik duygularını yitirdiklerinde masallara olan inançları da sarsılır. Masallar bir yalana dönüşür, mesajları farklı algılanmaya başlar. Sorun masalda mı yoksa büyüklerin gerçekler karşısındaki yenilgiyi başkasına yükleme kaçışı mıdır? Elbette masallar gerçekleri söylemez hele hele batının kendini var etmeye çalıştığı toplumu ve inancı için ürettiği masallar bizim dünyaya hitap etmez. Bize yabancıdır, bizim için kaleme alınmamıştır. Eleştiriye açıktır. Motamot uyarlamalar faydadan çok zarar verir. Çocukların yüreğine ve zihnine işlenen masalların mesajları hayatlarına yön verebilmektedir.


Sinema ve masal dünyası birbirini tamamlayan bir görsel şenliktir. Sinema, soyut olan masala hayat verir. Bu canlandırma çocukların dünyasında daha somut ve net sonuçlara götürür. Sinema bazen bir eleştiri üslubu taşıyabilir “Bir Varmış Bir Yokmuş” filminin masalların dünyasına yönelik eleştirisi gibi.


Eleştiri dediksek Türk uslu bir mantıkla yüzüne gözüne bulaştırma olmamalı. Film bir masalla başlıyor ve bahçede iki kadının masalı ile devam ediyor. Masala inanmayan bir karakterin sessiyle bize kendisini anlatan bir masalı dinleyerek, filme başlıyoruz. Merak uyandıran ve sonuç üzerine düşündürten bir masal ama masallara inanmayan bir karakterin sesiyle, daha baştan seyirciyle alay edilmeye aday bir film karesi.


Masallar değiştirilebilir, Nehir de diyordu her masalı binden fazla bir anlatım biçimi var diye. Filmdeki masal uyarlamasına gelelim, bahçede sempatik, güler yüzlü, canlı ve çocukları kendilerine hipnoz edecek kadar dinlendiren kadın, kurbağa ve prenses masalını anlatıyor. Kamera çocukların merak dolu yüzlerini bize yansıtıyor, çocuklar merakla dinliyor ve kadın anlatıcı diyor ki kurbağa, prensese içtiğin içkiden de bana bir yurdum içireceksin, diyor. Burada ip kopuyor. Anaokulu çocuklarına içki içme algısı aşılandırılıyor. Masalda içki var mı? Yok. Peki, çocuklara içkiden neden bahsediliyor. Bu masala eleştiri değil, bu masalı uyarlamak değil, bu çocuklara içki için mesajın doğrudan verilmesidir. Çocukların küçük dünyasında sempatikleştirilen kurbağanın içki için, bakın bende içiyorum demesidir. Filmin masal üzerindeki algı oyunu burada bitmiyor. Yine kurbağa ve prenses hikâyesi, bu defa kurbağa domates gibi duvara fırlattırılıyor. Farklı bir son, var sorun yok. Farklı bir son olabilir. Ama bu son şiddet ve nefret işliyor. Kurbağanın prensese yaptığı iyiliğe karşılık, prenses onu domates gibi duvara fırlatıp, param parça ediyor. Büyüklere göre uyarlanan bir son. İyiliğin karşılığı kötülüktür. Çocuklara ne mesaj veriliyor; şiddet, nefret, kin ve bencillik algısı veriliyor. Son olarak kurbağa doğum günü pastasında görünüyor. Mutlu gün kurbağa ile başlıyor ama sonu hazinle bitiyor. Anlıyoruz ki bu kurbağa denen varlık uğursuz ve kötü bir şey ve ondan kurtulmak gerekiyor. Masumiyet nasıl da algılar yoluyla yok edildiğini anlatabilmek için filme masalla giriş yaptım.


Türkiye sinemasının İstanbul’a hapis edildiğini biliyoruz; ama İstanbul içinde de Bara hapis edildiğini son dönem filmlerinden anlıyoruz. Bir Varmış Bir Yokmuş, filmi de bizi bolca bar mekânında ağırlıyor. Bir de evde oynaşma ve kavgalar var tabii. Karakterler ha bire içki içiyor, sarhoşlar ve sürekli etrafa kusuyorlar hayvanlar gibi. Belki de hayvanlara haksızlık ettim.


Aitlik duygusunu yitirmiş, düzensiz, başıboş ve umursamaz bir hayat felsefesi edinen Ozan, bohem bir hayat tarzı ile karşımıza çıkıyor. Sırtındaki çanta bohem yaşantısını sembolize ediyor. Düzene, sisteme, alışkanlıklara bir isyan bayrağı. Kendini kimseye karşı sorumlu hissetmeyen, içe dönük ve asi bir kişiliğin hayata küstüğü ve geçmişiyle bir türlü bağını koparamadığı, gecelik ilişkilerle arzularını dışa vuran, unutmak adına içen ve müzikle kendini anlatan Ozan, kendini sevgiye, ilgiye kapattığı bir dönemde Nehir hayatına ansızın girer.


Nehir canlı, hareketli, sevecen, güler yüzlü, kendini ifade etmekte zorlanmayan, öz güveni yerinde bir karakter. Yaşam sevinci ile yaşama küsmüş iki karakterin yolu kesişir. Kadın baskın bir karakterdir. Erkeğin ilgisini çekmek, arkadaş olmak için çırpınmaya başlar. Erkek kaçar, kadın kovalar. Son dönem Türkiye filmlerindeki konu karşımıza çıkıyor. Kadın, erkeğin peşinden koşuyor ve evine alıp, sevişiyor. Hem de arzulu bir şekilde. Film boyunca erkek ayrıl benden demesine rağmen, kadın inadına ilişkiyi sürdürüyor. Erkekler içine kapanık, kadınlar dışa dönük. Daha önce dedim, filmlerde kadınların cinsel özgürlüklerinin peşinde koşması, istediği erkekle cinsel beraberliği önerdiği vurgulamıştık.  Filmde de bu algı fazlasıyla tekrar karşımıza çıkmaktadır. Tekrarlar algıyı pekiştirmek içindir. Tekrarlar artıkça insanlar bunu gündem yapar ve yaşama isteği duyarlar. Aslında durum normal algılanmaya başlanır. Erkek beni ilk gün evine attın söylemi kadını aşağılama ve cinselliğini vurgulaması da kadının tepkisinin sadece sinir boyutunda kalması da konuyu konun ciddiyetini hafifletmektir. Kadını cesaretlendiren cinsel özgürlük vurgusu, kadınların da erkekler gibi gecelik ilişkiler yaşayabileceğine dair mesajların arttığını görmekteyiz. Kadının özgürlüğünün ve kadının varlığı cinsel nesneye dönüştürülmesi burada da karşımıza çıkmaktadır.


Kadınların, sevdiği erkekle ne olursa olsun ilişkisini devam ettirme vurgusu bu filmde de karşımıza çıkıyor. Kadın, erkeğin bütün hareketlerine, umursamazlığına, aşırı içmesine, gecelik ilişkilerine, kadının erkeğin arkadaş ortamlarında hesaba alınmamasına rağmen erkeği sorgulamıyor. Sadece duygu ve aşk ile bir hesaplaşma var karşımızda. Aşk varsa başka bir şeyin önemi yok. Aşk her şeyi affeder mantığın tipik örneği filmdeki kurgu.


Özel hayatın sınır nerede başlar, nerede biter. Özel hayat kavramı çoğu insanımıza yabancı ve netleşmemiş bir kavramdır. Özel hayatın sevgi ve aşktaki yeri neresi sorusunun cevabı tartışmalı. Filmde ise, özel hayat kavramını vurgulayan Ozan ve bunu ihlal eden Nehirdir. Bir gayri meşru birliktelik var ama ilişkideki sınırlar tartışmalı. Ozan, kendine ait olanı özel hayat deyip, Nehir ile sınırlar çizmeye çalışırken; Nehir ise bunu kabullenmemektedir. Her şeyi bilme istediği baskın gelmektedir, çünkü sevdiği adama güvenmemektedir. İşte başka bir sorun çıkıyor Güven. Sevgi ve aşk üzerine nutuklar atarken güvensizlik, huzursuzluk çıkarmaktadır. Madem aşk her türlü kişilik ve ahlak bozukluğunu görmemezliğe geliyor da neden güven sorunu gündemleştiriliyor. Çelişki burada ahlaksızlık aşk adına normalleştirilirken güven duygusu aşılamıyor. Öyle ise aşk adına her şeye katlanan Nehir, neden güveni sorun ediyor ki. Kıskançlık denilebilir. Güven ile kıskançlık farklı şeylerdir. Sevdiğini kıskanmak farklıdır; güvenmemek farklıdır.


Özel hayat ve Ozan’ın vurguladığı özgürlük aslında aynıdır. Ozan, özgürlüğüne müdahale edilmesini istememesini özel hayat ile vurgulamaktadır. Erkek ya da kadın istediğini yapmalı ama hesap vermemeli, sorgulanmamalıdır. Bunun tipik ifadesi Ozan’ın söylediği şarkıdaki “Tasma Takılması...” sözlerinde de gizlidir. Bağlılığı, sadakati ve aile hayatındaki sorumluluklar tasma takılmasına benzetilmektedir. Tasma takıldığında ise özgürlük olmaz. Özgürlük için ilişkilerde tasmayı temsil eden her şeye isyan edilmelidir. Ozan’ın çağrısı da ilişkilerin kalıplarına bir isyan çağrısıdır.


Aldatma nedir? İçki masasında tartışılan önemli bir konu. Gecelik ilişkileri normal gören ve yaşayanların, aldatma konusunu tartışması ve aldatmaya bir tanım ve sınır aramaları film en ilginç karesi olsa gerek. İstediği zaman istediği kadınla beraber olan Ozan ve canı istediğinde hemen beraber olan Nehir, aldatma konusunda nedense farklı düşünmektedirler. Aslında farklı düşünmüyorlar sadece Nehir, Ozan’ın başka kadınlarla beraber olmasını istemediği için yani belki de kadın olduğundan aldatmaya karşı duruyor. Yoksa ikisinin yaşantısında bunun pek önemi yok. Zaten çıkan sonuçta Nehir ve arkadaşının, Ozan’a cevap verememeleri bunu göstermektedir. Aldatma normaldir, aldatma olabilir abartmamalı gibi mesajlar doğrudan verilmektedir. Burada ilişkideki sadakat sorgulanmıyor. Bağlılık dile getirilmiyor. Bunlar önemsizmiş gibi hiç konu edilmemektedir. Aldatma normalleştirilirken, bağlılık ve sadakat da gereksizmiş gibi dile getirilmemektedir.


Filmde aşk var ama nedense saygı yok. Ozan sürekli, Nehir’in kişiliğini değersizleştirmektedir. Yok saymaktadır. Nehir’i bir birey olarak görmemektedir. Kendi benciliğine ve kişiliğine hapis etmeye çalışmaktadır. Kadını ezen Ozan, bunu ne adına yaparsa yapsın, karşıdaki kadının duygularına ve düşüncelerine saygı duymadığı kesindir. Kendini geçmişin yaşantısından kurtaramamak gösterilse de, geçmişten gelen acılardan kurtulamamak farklı bir şeydir. Beraber olduğu kadını aşağılamak ve nesneleştirmek farklı bir şeydir. Film bize bu ayrımı vermiyor. Geçmişinden kaçamayan ve geçmişinin getirdiği acıların bir neticesinin yansıması olarak gösteriyor.


Kusmak insanın tiksindiği, iğrendiği ve hiç istemediği bir şeydir. Hastalık ve istenmeyen rahatsızlıklar dışında kusmayı kimse istemez. Şayet hedonist değilseniz tabii. Hedonistler yedikleri yemeklerden daha fazla haz almak için tıka basa yiyor, sonra parmaklarını ağızlarına sokarak, kendinilerini kustururmuş ki tekrar gidip, yemek yiyebilsinler diye. Ozan ve nehir gerek beraberlikleri esnasında gerek ayrıldıkları zamanlarda sürekli içki içmekte ve kusmaktadırlar. Dengesiz ve ölçüsüz içmelerinin bir sonucudur. Sonrasında her seferinde kusmak, etrafı batırmak olayın neresinden bakmayı gerektiriyor. Bunları bir hedonist olarak mı yoksa içkinin kurbanı olarak mı? Kusarak sürekli etrafı kirletmek ve kokutmak çok hoş bir durum olmasa gerek. Ama burada dikkat edilecek şeyin bu iğrençliğin garipsenmemesidir. Normal görünmesidir. Madem kusmak normaldir, acaba kusma görüntüleri neden kameralara hiç yansımıyor. Kusmuğunu salonda sıçratan, kusmuğunu elbiselerine, yüzlerine bulaştıran hatta kusmuğu ile sızanlara neden yer verilmiyor, saklanıyor. Sadece tuvalet klozetine koşuşları görmekle yetiniyoruz. İçmek haz veren bir şeyse, kusmuğunu da haz vermelidir. Tabii her sabah yaşanan baş ağrıları da sürekli tekrar edilmesini saymıyoruz.


Filmde dikkat çeken bir konu da kitaplar. Ozan’ın kitapları. Ozan ve kişiliğinin kitaplarla iç içe sunulması ve özelikle “Boyun Eğmez” kitabıyla iki defa kamera seyirciye göstermektedir. Ozan’ın kişiliği “Boyun Eğmez” kitabının kahramanına benzetilmesi yani bütün sorunların üstesinden gelebilmenin mesajını mı veriyor? Kitap, hayat değiştirir felsefesinin burada anlamını yitirdiğini görüyoruz; çünkü Ozan kitabı okumasına rağmen kitap, onun kendi sorununu aşmasına yardımcı olamamıştır. Şayet Ozan kitabı okumuşsa tabii, belki de sadece taşıma hamallığı yapıyordur. Kitap seyirciye gösterilse de amacını anlamayı zorlaştırıyor da. Normal kurgularda bir nesne varsa bir anlamı da vardır. Anlamsız bir nesne kurgu da çok yer almaz. Klasik söylem kurgu da silah varsa, o silah patlamalıdır. Kitap varsa, o kitabında bir nedeni olmalıdır. Son seçeneğimiz ki hiç dile getirmek istemediğimiz kitabın reklamının yapılmış olmasıdır.


Şimdiye kadar neredeydin diyen su, acaba Ozan’ın sonrası için ne sunmuştur. Sonları mutlulukla biten ama öncesinde sorunlu kişilerin sonrasında nasıl bir yaşam yaşadıklarını merak etmişimdir. Masallarla süslenen bir hikâye gibi, kötünün sonunda iyilik meleğine dönüşmesi gibi bir son olmuş film. Kötülüğü ve içindeki acıları ameliyatla alınan bir son göstergesi masallara inanmayan ve masalların içinde kötülük var diyen Ozan’ın içinde acaba geride ne kadar kötülük ya da acı kalmıştır. Okuyucular kötülük ifadesini garipseyebilirler. Nehir için Ozan’ın öncesi kötülüktür, çünkü Nehir’e birçok yönüyle zarar vermektedir. Nehir’i hor görmesi, aşağılaması, bencil emellerine alet etmesi vs. gibi…


Bar, içki yarışları, yatak sahneleri, kahvaltılar, geziler, kavgalar, müzisyen/şarkıcı, hastalık, ölüm, geçmişin acıları, bohem felsefesi vb. temalar son dönem Türkiye sinemasının en çok kullanılan motifler haline geldi. Filmde de fazlasıyla bunların olması filmin özgün bir yapımdan çok taklit bir yapım haline getirmektedir. Maalesef bu filmde de aşk bara hapis edilmiştir. Halkın kendisini bulamayacağı bir aşk ve mekân sunan filmin topluma olan yabancılığını vurgulamak gerekiyor. Sonra neden Türk filmleri beğenilmiyor, seyredilmiyor deniliyor. Sen kalk batı insanına hitap eden filmler yap, sonra toplumdan ilgi bekle. Bu toplumu tanımamanın getirdiği üzücü bir sonuçtur.


Osman Tatlı

osmantatli@gmail.com

facebook.com/osmantatli63

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter